Ah Şu Üniforma

Ah Şu Üniforma…

  • Kalkın lan İlker abiyi dövmüşler!

Kalktık kitapları topladık.

Askeri Tıbbiye ’ye girdiğimizin ilk aylarındaydı. Dershanede ders çalışırken kapıdan aniden giren üst sınıftan bir öğrenciydi bu İrfan abi.

Sonra “hadi, hadi!” diyerek sıraları dolaştı. On beş, yirmi kişiydik. Üzerimizde bina içinde giydiğimiz askeri elbiselerle en hızlı doktor en hızlı asker olduğumuz aylardı.

Dikimevi Yokuşu’ndan aşağı durağa inerken ve otobüste, Fen Fakültesine gidene kadar beyaz önlükleri kolumuzda tutar havamızdan geçilmezdi. Bu arada askeri elbisenin sağ göğsümüze doğru sarkan kırmızı kordonları ve uçlarındaki ne işe yaradıklarını hala bilmediğim sarı demirler sallanır düğmelere çarptıkça  “burada ben varım” der gibi sesler çıkartırdı. Sanırdık ki tüm kızlar, kadınlar bize bakıyor, bizim için ölüyor (!).

Bu gösterişli elbiseyi hafta sonları bile çıkarmayıp ders çalışmak yerine kalabalık duraklarda kız arkadaş edinmeye çalışanların akşama anlatacakları usturalar (biraz abartılı, tatlandırılmış anılara bu ad konmuştu) da heyecanla beklenirdi. Tıbbiyeye girdikten bir süre sonra, eğitim almadan elbiseyle turlayanların acemilikle bazı zabıta memurlarına da selam verdiğini duyar, gülerdik. İçerde böyleydik ama dışarda bize kimse yan bakamazdı. İlker abinin kim olduğunu sanırım o an hiç kimse bilmiyordu. Ama görev veriliyor, bir askeri tıbbiyelinin dövülmesinin karşılığının olması gerektiği anlatılıyordu sanki.

Gücümüzü bileklerimizden değil giydiğimiz üniformadan alırdık. Bu, bir arada hareket edip enerjiyi ve arzuyu birleştirmek denen insanı istemese de içine alan bir doyumsuz heyecandı. Benzer olayları duymuş efsane gibi, gece koridorlarda, soyunma dolapları başlarında nasıl abartılarak anlatıldığını da dinlemiştik.

Ben de Askeri Tıbbiye’deki ilk günlerimde mahallenin sokaklarından eve giderken pencereden beni görmek için kızların nasıl sarktığını hatta bir tanesinin pencereden düştüğünü uydurmuştum. “kıza bir şey oldu mu?” diye sorulmasını umup devamını da hazırlamıştım ama… kimse sormadı. Yanıt hala cebimde saklı.

Gerçek bir olay; doğduğum İlçede  resmi elbise ile bir Cumhuriyet Bayramı kutlaması için Kız Lisesi’nin bahçesindeki törene gitmemdi.   Ti sesinin ardından sert bir el hareketi ile selama durduğumda ortadaki protokolün kenarında dizilmiş liseli kızların bayrak direğine değil de bana baktıklarını hissedip yüzümün kızardığını anımsadım. Yalnızdım. Başrol oyuncusu olarak bulunduğum tek bayram kutlaması oydu.

Kalktık yirmiye yakın arkadaş kim olduğunu bilmediğimiz İlker abinin hesabını sormak için Dikimevi kavşağından Cebeci deki İnci Sinemasının girişindeki kahveye daldık. Herkes masalarda sakin oturuyor, görünüşte Karadenizli olduğu anlaşılan patron –önlüklü- masaları dolaşıp çay servisi yapıyordu. Bir anda gözler kuşkuyla bize çevrildi. Grubu oraya taşıyan arkadaş;

  • “Hanginiz ulan İlker abiyi döven o…. çocuğu? Bunun hesabını sormaya geldik” diye diklendi.

Kahveci:

  • “Ne oldu kardeşim? Ne bağırıyorsun? Kim Kimi dövmüş?” diye diklendi.

Bu arada biz nasılsa bir yerleri kırıp dökeceğimiz için gözümüze kestirdiğimiz hedeflere doğru dağıldık. Aslında üç beş kişi kalkıp sert bir karşı koyuşla bizi püskürtebilirdi. Çünkü hepimiz üniversite birinci sınıfta çoğu taşradan gelmiş korkak, kavga kültürü olmayan kişilerdik. Ama beraberdik. Patron; böyle bir olayın olmadığını İlker abinin ara sıra gelip kumar oynadığını ve kendisini çok sevdiklerini söylediyse de biz sağa sola tekmeler atıp, sandalyeleri devirmeye başlamıştık bile.

Gelişimiz tam boşa çıkacakken grup lideri abimiz -Askeri Tıbbiye’de abilik bayağı bir ayrıcalıklı otoritedir- patrona yaklaşıp bir kafa attı ki adamın burnu ortadan kırılıp öne düştü. Kan fışkırdı. Bir anda semtine uğramadığımız duygularla dolduk. Kanı görünce bize bir hırs geldi, sanki kan bizden boşalmıştı, önce korktuk, durduk. Sonra o manzarayı yaratan, burnu kanayan adammış gibi öfkelendik korkumuzu yenmek için boğalar gibi etrafa saldırdık. Cam, çerçeve, çay ocağı ne varsa kırdık. Burnu kırılan adam bir mendille burnunu tutup yere çöktü. Oturanlardan bir tepki gelmedi. Bizde işimizin bittiğine inanıp hızla çıkıp Askeri Tıbbiye’ye geldik. Hepimizin gözünde kafa atan ağabey bir kahraman bizlerde başarılı askerlerdik. Pek bir şey yapmadık ama çok yorulmuştuk.

Gece bir ses çıkmadı. Ertesi gün, akşam okul dönüşü İlker abinin bizi çağırdığı haber verildi. Bir dershanede toplandık, o zaman tanıdım İlker abiyi. Bizden çok önce askeri tıbbiyeye girmiş oldukça yakışıklı, gözlüklü her sene sınıfta kalarak kıdem alan sakin bir kişilikti. Sınıfta kalınca köyüne mektup yazıp Tıbbiyenin bir yıl uzatıldığını yazması da tembel öğrencilere örnek olmuştu. Ne ki o gün bize ettiği laflar pek acıydı:

“Ulan hayvanlar nerden çıkardınız dayak yediğimi. Onlar benim en yakın, her gün beraber olduğum arkadaşlarım. Beş paralık ettiniz benim onurumu. Allah kahretsin sizi” dedi ve çıktı, gitti. Utancımızın derin sessizliği kaldı.

Herkes birbirine baktı, yerin dibi varsa biz geçtik. İlker ağabey o sırada babamızdan daha büyük bir güçtü. Ona yaralanalım derken halt etmiştik gerçekten. Kahvecinin okul komutanına şikâyeti sonucu aldığımız birer haftalık hapis cezası bunun yanında hafif kaldı.

Üç yıl sonra İlker ağabey bizi bir kez daha çağırdı. Bu olaydan sonra kumarı bıraktığını, altı yılda geldiği üçüncü sınıftan sonra üç senede tıbbiyeyi bitirdiğini ve bizi yemeğe götüreceğini müjdeledi.

Prof.Dr.Naki SELMANPAKOĞLU